



Bir anlık hissediş,
zaman çarkında yer değiştirmen,
hatta mekân değiştirmen için yeterli oluyordu evvelinde.
Artık...
Evet, sevmiyorum bu kelimeyi.
Bir şeyin kesilmesini,
bitmiş olmasını
ve ona eklemlenmeye çalışan ayrılığı çağırıyor.
Zihnimde güzel şeyler doğurmuyor.
Yeni bir başlangıç gibi eklemleniyor hep.
Zihnimde taşıdığım acıları bıraktım.
Onları tutmayı bıraktım.
Acı çekmeyi bıraktım.
İnsan, kurtulmak istediği şeyleri taşıyamayınca
bırakıveriyormuş.
Ve insan hep iyi şeyleri taşımıyormuş.
Önceleri;
söylediklerimin kulaklara vardığını,
hissedişlerimin başkaları tarafından da hissedildiğini,
yazdıklarımın bir yere ulaştığını,
yollarımın bir yerlere vardığını sanırdım.
Çocuktum galiba.
Yeterli olmuyor artık.
Ne müziklerle,
ne fotoğraflarla
o ruhumu geri çağıramıyorum.
Bir ölüyü diriltemediğim gibi.
Bunu böyle söyleyince
bir kesinlik katmış oluyorum sanki.
Ve en çok da
ne olmadığımı söylemiş oluyorum.
Acizlik derecemin ölçüsüyle.
Yapacağım şeyler azaldı.
Yapamadıklarım ise
pamuktan dağlar oldular.
Hevesimse...
Bir yağdanlığın dibindeki son damlalar gibi.
Hani kalmadığı halde
inadına baş aşağı tutulur ya...
Ben de kursağımdan
damla damla akıyorum işte.
Hevesim, o damlalar.
Biraz ters tutulmam gerekiyor demek ki.
İşler yolundan çıktığında anlıyorum bunu.
Bir ketçap şişesi gibi:
çalkalanıyorum,
baş aşağı tutuluyorum,
belimden kavranıyorum,
böğürtülüyorum.
Tabii duyulmadı hiç.
Duyulmayacak da.
Sonra bilirsin işte:
çöp kutusu.
“Kalmamış bunda da bir şey.”
Ölü numarası yapmıyorum.
Bizzat ölü olduğum anlaşılınca
bırakılıyorum.
Gerçi eskiden daha fazlaydı bu.
Şimdi iyiden iyiye
bir hayalet oluverdim.
Doğrusu aynaya bakınca
ben de artık bir çift göz göremiyorum.
Saydamlaştım.
Olay neydi,
nasıldı
anlamaya çalışırken
buralara kadar geldim işte.
Ben de anlamadım.
Artık ne acı acı gülebiliyor,
ne de gözlerimi doldurabiliyorum
bu manzara karşısında.
Olağan geliyor.
Sesime sesdeş adamları okumayı bıraktım.
Anlaşıldığımı sanmayı da.
Aynı hikâyeyi yazan başka ellerin
sayfalarına dokunmayı da.
Vakit kaybı geliyor artık.
Sanki içimden bir ses:
“Biliyorum o hikâyeyi.” diyor.
Ben de boşluğa bırakıyorum içimdekileri.
Ama mıknatıs gibiyiz söylediklerimle.
Benden çıkan
tekrar bana dönüyor.
Kayboluyorlar onlar da.
Bir kayıp olarak
aynı yerde buluşuyoruz söylediklerimle.
Ağzımdan çıkanlarla.
Parmaklarımdan çıkanlarla.
Neyse...
Yine olan bir şey.
Sıkıldım.
Yazmak istemiyorum artık.
Bir an içimden geçti sadece.
Şimdi yeniden
rücu ederek bırakıyorum.
Bir çeşit not düşme gibi.
Hatırlamayacağım notlardan biri.
Öylesine.
Bir çeşit içtima gibi.
Elim, ayağım, acizliğim
hâlâ yerli yerindeymiş.
Taburda eksik yok.
Acizlikte azalma yok.
Olsundu.
Sonbahar geliyor.
Ondandır belki.
Zaten ben baharı da yazı da sevmem.
Kendimi zorluğa ikna ettim.
Durum böyle olunca
pek sıkıntı da hissetmiyorum artık.
İki deli vuruşuyoruz.
Vuruşuyoruz da...
Ben ölüyüm.
İşlemiyor desem yalan olur.
İşliyor.
Bir ara yığılırım.
Üşengeçliğim geçsin,
yığılırım.
Şimdilik vuruşuyoruz.
Alay ediliyorum.
Hoşuma gitmese de
devam edeceğim.
Belki yaşamak böyledir.
Bilmediğim bir şeyden
nasıl memnuniyetsizlik duyacağım?
Başkalarının nasıl yaşadığına bakarak mı?
Ya da nasıl yaşanması gerektiğini söyleyenleri dinleyerek mi?
Sanmıyorum.
Olmam gereken şeyi ideal edinerek mi?
Hayır.
Olduğu gibi yaşayacağım.
Ve olunan şey
olacağım.