



Bir denizin
derine gömdüğü gibi
gömdüm derinlere her şeyi.
Görünen tek şey artık
yalnızca köpük.
Önceleri tüm incileri
hoyratça saçardım.
Nihayet;
köpekler ve domuzlar tarafından
bir ağaç gibi budandım.
O uçlara doğru açan,
ulaşmak için mahirleşen kollarım
birkaç kökten kesiliverdi.
Vermekle, saçmakla düzelecek olsaydı
Rabbine nankörlük etmezdi insanoğlu.
Tabii biz yine neticeye bakacağız;
kişilere değil.
Yani köpeklerin ve domuzların sahibine.
Kuşkusuz benim de sahibime.
O incilerin de bir sahibi var.
Bu cömertlik değil;
müsriflik.
İş bilmemezlik.
“Bu taksim senin haddin değil.”
dedi yaradan,
itleriyle.
Hududumuzu görmüş olduk.
Ellerimle ettiklerimden fazlası değildir
hüsranım.
Bana kimse ilişemez.
İyilik gördüklerim
onun ikramı.
Atlattıklarım ise
yine onun savuşturmasıdır.
Ve bunu
inanan bir kalple söyleyebildiğim müddetçe
beni daha hiçbir şey sarsamaz.
Ama işte...
Denizler durulmadan
dibi görünmüyor.
Biz hep dalgalara bakıyoruz.
Ne anlar bu bozkır eşeği denizden,
değil mi?
Sahi...
Ne anlar bu bozkır eşeği
ne denizden
ne benizden.
Buyruk madem...
Yürürüm.
Ha dört ayakla,
ha iki ayakla.
Ya süzülerek,
ya sürünerek.
Çarpa çarpa,
sere serpe...
Yürürüm gündüz gece.