Şimdi kenarları macunlu yahut yaldız bir çerçevede bakıyorsun derinlere;
İçindekine, içindekilere, belki de kalanlara.
Mahrurluğun yerini mahmurluğa terk ederken,
Cılızlaşan neşen ağustosta kışa dönmüş dişlerinde.
Obrukçasına yutmuş talih yüzündeki ışıltıyı.
Sen, her an bir anda çabucak sevinen...
Bak bakalım derindekine; seni seyredene, seyreyle güzel.
Fotoğraf bu kez yarım bir halde...
Her şey yerli yerinde değil, biliyorsun.
Bense bir sandalda, dibini oyduğum sandalda yüzdüğümü sayıyorum yine, son baştan.
Orta parmağımı sivrilttim olabildiğince yukarı, birkaç saniye daha uzun sürsün diye soytarılığım.
batıyorum, değilim güneş ve de yarın yokum
Çok kan kaybettim; önce üşüyüp sonra dondum.
Donup kaldım bir kuyuda, çürümedim böylece.
Ve kokmadığımdan fark edilmem zaman almadı.
Yine çalıntısız ve de meçhul...
Lakin ben hâlâ bakıp hâlâ görüyorum, mis.
Malazgirt’tesin; biraz daha geçsen Ankara.
Biliyor, görüyor, duyuyorum