Konuşmak ve iletişim bir zaman kaybıdır.
Kimse değişmez, kimse ikna edilemez.
Sadece edilgen kimseler vardır;
“Ensesine vur, ekmeğini al” tarzında.
İkna olmayı bekleyenler…
Bu bir arz-talep dengesi, bir pazar.
Geri kalan, insanların birbirine diş geçirmesi,
Geri kalan, gasptır.
Konuşarak anlaşmak mı?
Koca bir yalan düzeni başka hiçbir şey değil.
Ayak uydurmak güçlülük,
Uyduramamak zayıflık.
Bu düzenin harika olduğundan bahsedenler,
Sıranın kendisine geleceğini düşünenler.
Başka diyarların hayallerinde sabredenler…
Ama ben, başka bir zaman, başka bir hayatta
Güzellikler göreceğime inanmadım hiç.
Tüm eksikler, tüm kırgınlıklar giderilecekmiş;
Kemiklere su katılıp yeniden yoğrulacakmışız,
Kıllı bedenlerimizle tekrar ayağa kalkacakmışız.
İnanırım…
Tüm hayatım mucizeler beklemekle geçti.
İnanmakla.
Başka türlü ayakta kalamam.
Ezilerek geçen topraktan hallice öyküm.
Bu gerçeği unuttuğum, kemikleştiğim vakitler
Bir gerçekle olduğum yere yıkılıyorum.
Olduğum şeye dönüveriyorum.
Bir çıtırtı sesi bu;
Kemiklerin kırılma sesi değil,
Gerçeğin sesi.
Canım acımıyor artık.
Bir film perdesinin geçiş sesi
Benim ölüm seanslarım.
Burası yaşanılacak değil,
Kurtulunması gereken bir zindan.
İşkence devam ediyor.
Belki de sonsuza dek.
Bunlar mı?
Bunlar bir mezar taşı yazısı gibi bir şey.
İletişim tek taraflıdır:
Aktarırsın…
Herkesin kendi işi vardır.
İşine yarıyorsa vakit ayırır,
Yaramıyorsa karanlığa, boşluğa karışır.
Zaten oradan gelmedik mi?
Bir bilinmeyenden bir bilinmeyene…
Bilinense, bilinmese daha iyi.
Anlatmak, başkalarının anladığının inkarcılığı dışında bir vasıf taşımıyor.
Yalancı, inkarcı muamelesine maruz kalmaktansa susmak daha elzem.
Her kulak işitmek istediğine rabıta kurmuş,
Lakin sen hiç o ağız değilsin.
Senin işin de bu değil.