Bir katilin içinden uyanıyor gözlerim.
Kendi sebeplerinin maktulüyüm.
Uğramış birer birer tufanlara,
delik deşik olmuş gemiler mızraklarla.
Güneş gemiye yaklaşıyor;
gemi, menziline varamıyor.
Mızraklar saplanıp kalıyor;
yalnız delik deşik değil, tutkala bulanmış.
Mızraktan tutkallar… Gören kirpi sanır.
Fırlatırsa mızrakları, gemiler batar;
mızraklar da batar.
Sancını kovuvermek, kendini de kovuvermek olmuştur öyle ki,
sen mızraklarınsın.
Mızraklarınsın sen.
Bir hikâye, bir insan gösteriveriyor;
sancıdan yorganlara,
ve hatta daha da ağırca topraklara yumulup
seyre ara vermek isterken.
Çok yakından başka hikâyeler beliriyor.
Yedirip, içirip, kuşandırmış olduğun sancılar...
Onlar, onlar...
Çok uzak da değiller onlar — çok yakından.
Sonra uzaklardan bir hikâye seriveriyor önüne Yaradan,
kandan pas bağlamış ayaklarınla yürüyesin diye,
ve böylelikle ışıldasın ayakların.
Artık istikamet yeniden bellidir:
Gök üzerine çökecek,
yer ayağının altından çekilecek.
Susuz kalacak, ısınmayacaksın,
ve dosdoğru yürüyeceksin.
Dosdoğru olacaksın.
Ayıplar, günahlar irin gibi akacak üzerinden;
kabuk tutmayacak yaraların,
tüm pislikler atılana dek.