oluma yığılan kayalar, taşlar;
ekmekçesine — fırından taze çıkmış, lavla bezenmiş taş parçaları.
Kader yetişti ardımdan:
“Ölüm mü, yoksa zulüm mü?” dedi.
Soluklanmam için mi geldin?
Ben seni geri kıldım sanıyordum.
Bu, ilk çarpışmamız değil; kaybeden daima ben olurum — bilirsin.
Cümlenin öznesi sensin, yüklemi sensin;
benim payım yalnızca zarf, kendine yollanan.
Bakalım varabilecek miyim menzilime?
Yamula yamula, sere serpe, çarpa çarpa — şimdi belki de yana yana.
Bazen yolda; sinekten hallice küçülürüm.
Bazen derdest olurum.
Bazen toprağı sular, emeğimizin ücretini orada veririz — değil mi?
Sonum ne mi? Henüz seni önümde göremedim;
ben çizdim, sen oynadın.
Vakumlanmışçasına devam ediyor seyrimiz;
kıçımıza tekmenin basıldığı yere gidiyoruz.
Bu, gitmekten çok dönmeye benziyor;
hafıza ağır, geçtiğimiz civarları hatırlamıyoruz.
Baktım ayaklarım kararmış, zulümmüş kanka.
Dedik ya yana yana: sıradaki bata çıka mı?
Yâda çıkamama mı, gidememe mi — bilmiyorum.
Ben bilmem. Ben oynarım sadece.