



öfke yetişmiyor, yetişemiyor öfke
bir kelime, bir iklim ve bir maznun...
yaşam suçlusu insan dediklerim,
bir de yaşam ibneleri var
ricat eden mevsimler boyunca.
sanığı sandalyeye çağıralım,
çağıralım sandalyeyi sanığa
ve dava askıda kalsın böylece.
aklımız saksıda,
kafamız karıda.
Atay ölmedi değil mi?
Hâlâ burada...
sürgün ipleri uzatalım uzaklardan,
sormayalım şimdi sanığa;
o bizim en nadide yargı sarnıcımız mesela...
mesela demeyelim,
kıstaslar kalsın zulamızda.
insan hiç döker mi iç?
sokağa fırlatır mı kendisini
öylece sersefil?
bu gece çağırsak
taşlamaya gelir mi bizi ebabil?
ve biraz Kureyş...
bakarsın Ali doğar.
Sakın ha!
Bir gören olmasın.
Şimdiden için için yarılmaktadır Zülfikar.
Musa’ya haber salalım,
yolumuzdaki denizleri kessin.
Ve yetişsin Hızır...
Malum üzere halklar bi hayli kurak,
yetişmiyor artık fidan.
ve öfkelerini akıtmak konusunda
değiller artık Mahir...
birkaç İngiliz vurdum geceleri,
sandıklara teptim
ve aynı geceler sakladım.
geçilmez bir kalede
birkaç bin Anzak gömdüm, gördün mü?
kayalarım hep Ahmet,
beste hep mahur.
bir bulantıydı uğradığım
Şeriati’den sonra.
uzatamadık fakirlere sadaka,
sultana karşı sultan sunamadık.
doğmadı içimizde bir zalim!
ve söndürdük güneşi,
geceleri bir mum alevine verdik.
Ey mum!
okut çocuklarımızı.
gömme Aziz,
gömme Nesin
çocukluğumuzu bir okul bahçesine.
al bu isyanı!
al, bu gece götür fakirlere dağıtırsın.
saraylar elbet ağlar bir gün kan,
bülbüller ötmez olur.
hiç şüphesiz aklanmaz devrim,
karasıyla gelir bizim kızıl atlar.
bakakalırsın öylece;
işte Moğollar!
işte istila!
dillerde kaldı bu töre,
gelenekselleşti evrimimiz sil baştan.
zanları as bir gece benim yerime.
mektubun sahibinin budur ince rivayeti.
bak bu taş...
bak orada uzanmakta zalim,
değil uzakta.
hah, işte şu tel örgüyü de geç.
yüreğini yanına al.
akıt kafasının pekmezini.
Nazeretli kızmasın...
susamıştır hep Hüseyin.
bir de Hamza...
Uhud hep ağladı.
iklimler kuraklığı delsin.
anlattıklarım deliliğim.
ya anlatamadıklarım?
işte onlar...
işte onlar...
pek bi süngüce.