Zaman geçmişti; zaman olmuştu; zaman, zaman…
Kendiliğimizden, kendiceliğimizden, kendilendiğimiz o iç gölgeden başka bir şeyimiz kalmamıştı.
Her şeyi yitirir olmuştuk; kalmayana ‘kalmayan’, gidene ‘yitirilen’ bile diyemeyecek kadar.
Ama bu sıradan bir ölgünlük değildi—daha fazlasıydı.
Ve o fazlalık, gösterişi çağıran bir taşkınlık değil;
tam tersine, derinden işleyen bir azcalık,
ayrıcalık olmayan ama pespayelik de sayılamayan bir sıradanlığın içinden sızan bir sessizlikti.
Durmadan akan bir nehirden kareler almaya benziyordu hâlimiz;
zaman durmuyordu, ama biz onu duraksatmışçasına demler çekiyorduk o akan çaydan.
Dem demlenirdi, gün çözülürdü…
— İnte tishrab?
— Ma ashrab.
Hep huzur canlanıyor gözlerimin önünde:
Bir akşam üzeri, bir gün batımı,
bir dağdan uçmuşçasına bakıyorum;
sazlıklara, kurumaya yatkın bir gölün kenarına,
sararmış otların arasına…
Ölümü düşünüyorum.
Bıkmışlıktan değil, usanmışlıktan değil;
kaçmaktan da değil, korkmaktan hiç değil.
Ellerinde taslarla mı gelecekler sonsuzluğu içirmeye,
yoksa pataklayarak mı çıkaracaklar bu ruhu gövdeden?
Bir su gibi akıp mı gideceğim bedenimden,
yoksa dağıla saçıla mı?
İlki daha yakın geliyor.
Buradan alacağım bir şey yok artık.
Vereceklerimi de tek tek bulamam;
yol boyunca onların yerine bir şeyler ısmarlıyor olacağım belki de.
Yarın beni aramasınlar diye;
bulduklarında haklarını teslim edecek bir alacağım olsun diye.
Ben kendini kurtarmış da başkalarını kurtarmaya çalışan bir tebliğci olamadım;
bir yaygaracı, bir havari de olamadım.
O halde susmaktan iyisi de yok.
Ne var ne yok—sessizlik.
Çünkü bazen sessizlik bile yapılamıyor;
yapılamayınca da geriye sadece sessizliğin kendisi kalıyor